X ile Y kuşağı arasında kalmış, 90’lı yılları apolitik olarak geçirmiş, 2000’lerden sonra sosyoloji de okumasının etkisiyle “ülkemde ve dünyada ne oluyor, neden oluyor”a merak sarmış, siyaset sahnesinde neler olduğunu da takip etmeye başlamış, AKP iktidarıyla birlikte “ne olacak bu memleketin hali” kaygısı artmış ve son 15 gündür yaşananlara “umutsuzluğum yersizmiş, hala içimizde bu gidişe dur diyebilecekler varmış” diye sevinsem mi yoksa iktidarın/devletin/hükümetin tüm yaşanılanlar karşısındaki küstah, kibirli, “Nuh deyip peygamber demeyen”, halkını yakıp yıkıp geçen tavrı nedeniyle üzülsem mi diye karmakarışık bir ruh hali içinde olan biri olarak karalıyorum bu satırları…

Tarihe muhtemelen “gezi parkı olayları” olarak geçecek olan ve “#direngezi” hashtag ile özdeşleşen, Taksim Gezi Parkı yok edilmesin diye başlayan direniş; bugün artık hakların, özgürlüklerin, demokrasinin korunması için verilen bir savaş haline geldi. Yaşanılanları zaman zaman dehşet dolu gözlerle, zaman zaman gözyaşlarıyla, bazen tebessümle, kimi zaman umutsuzlukla kimi zaman da değişime inanarak izliyorum/okuyorum.

Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumak isteyen bir grup, orada nöbet tutarken bir sabah biber gazıyla uyandırıldılar. Sabahın 5’inde biber gazıyla müdahaleyi gerektirecek ne yapmıştı bu insanlar? Her şey bir türlü anlam veremediğim bu hareketle başladı. Bu şekilde oradakileri korkutmak, kaçırtmak, yola devam etmek, her zamanki baskı ve korku politikasıyla sonuca ulaşmaktı heralde amaç. Ancak amaçları ters tepti, hatta ummadıkları beklemedikleri bir direnişe dönüştü. Onlar 3-5 ağaç, 3-5 çapulcu diye bahsetmekte inat etse de artık mevzu ağaçların çok ötesi, binlerin çok üzeri bir noktada.

Bugün Taksim başta olmak üzere İstanbul’un birçok noktasında, Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da, Eskişehir’de, İzmit’te, yurdun dört bir yanında, birçok farklı görüşten insanı bir araya getiren aynı “haksızlıklar silsilesi”nin karşısında olmaları. Onları daha güçlendiren ve pes ettirmeyen ise en başından beri uzlaşıdan uzak, agresif, yangına körükle giden, küstahlığından ve kibirinden vazgeçemeyen Recep Tayyip Erdoğan.

Sosyal medyadan güç alan, hatta sosyal medya sayesinde gerçekleşen Y kuşağının başı çektiği bu direniş; RTE bu şekilde davranmaya, konuşmaya ve egosuna yenik düşmeye devam ederse ne noktaya varacak tahmin edemiyorum artık. Ancak çok net bir şey var ki bundan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

İktidar tarafından sindirilmiş medya, tüm bu kaos yaşanırken hala tedbirli ve mesafeli. Birçok şey ekrana ya yansımıyor ya da eksik yansıyor. Hatta “iktidar medyası” yanlı(ş) yansıtıyor. Gerçekleri izleyebildiğimiz kanal sayısı bir elin parmaklarını bulmuyor bile. CNN International, “Türk halkı yaşananları bizden izliyor, çünkü ulusal kanallarına güvenmiyorlar” diye yayın yapıyor. Neler olduğu bilgisi ancak sosyal medyadan takip edilebiliyor. Bu durumda RTE, “Twitter denen baş belası” şeklinde cümleler kuruyor; AKP, sosyal medyaya düzenleme getirecek kanun çıkarmak için kolları sıvıyor. Hala baskı peşindeler…

Polis direnişçilere düşman gibi davranıyor. Sadece sırtında Türk bayrağıyla yürüdüğü için saçından tutulup sürüklenen mi istersin, eylem alanında bulunduğu için direkt yüzüne biber gazı sıkılanlar mı, tomalardan hiçbir şey gözetmeden sıkılan tazyikli suların etkisiyle dayak yemişten beter olanlar mı… Ne yazık ki olaylar nedeniyle hayatını kaybedenler var, yaralananların sayısı ise binlerce. Ülke adeta bir iç savaşta. RTE’ye sorarsanız bunlara hep dış güçler sebep oluyor, bir de meşhur “faiz lobisi”; bu direnişçilerin hepsi marjinal, hepsi çapulcu.

Hadi her şeyi bir yere kadar anladım diyelim, sokakta binleri kontrol altında tutamıyorsunuz, arada provakatörler var, iş çığırından çıkıyor diye müdahale etmek zorundasınız vs. diye ikna olduğumu varsayalım; biri bana adliye binasında Gezi Parkı direnişine destek vermek amacıyla açıklama yapan avukatların yaka paça adliyeden çıkarılarak göz altına alınmasını açıklayabilir mi? Adliye binasındaki avukatlar da mı büyük tehlike arz ediyorlardı?

Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir taraftan da adeta dalga geçiyorlar. Demokrasi sokakta olmaz, sandığa gelin deniliyor ki fark etmedikleri bir şey var, bu insanların büyük bir çoğunluğu zaten onlara oy vermedi. (Ki bu direnişte onlara oy verenler de var ama bunu da görmek istemiyorlar.)
Bu direnişe katılanların hepsi dış güçlerin, marjinal grupların etkisindeymiş; evet hepimiz düşünemeyen, sorgulamayan ve kendi istekleri olmayan insanlarız, birilerinin ardından sürüklenip gidiyoruz, aynı sizin yemekle, kömürle, parayla kandırdığınız seçmeniniz gibi.
Evde tutmakta zorlandıkları %50 varmış, başbakanı karşılamaya gelsin diye sms attığınız, araçlar kaldırdığınız, para verdiğiniz %50.
3-5 çapulcu için projelerinden vazgeçmeyeceklermiş; Topçu Kışlası, AVM, otel ya da her ne olacaksa orası her şeyden daha önemli çünkü.
Uzlaşma için Necati Şaşmaz’la, Hülya Avşar’la görüşeceklermiş; taraf olmamak için Gezi Parkı’na gitmeyen Şaşmaz ve evinin bahçesindeki ağaçlar yüzünden davalık olan Avşar’la, şaka herhalde.
Bu liste yaz yaz bitmez. RTE’nin yaptığı bölücülük (ki alanen bölücülük yapmaktadır) karşısındakileri dikkate almayan, yok sayan tavrı, aşağılayıcı konuşması, kibiri, küstahlığı bir nebze olsun azalmadıkça da muhtemelen daha da uzayacaktır.

Tüm bu süreçte en acı olan noktalardan biri ise ülkem insanının büyük bir kısmı olanlardan bihaber, hala gerçekleri göremiyor, bilemiyor; çünkü itinayla saklanıyor, çarpıtılıyor her şey. “Gerçekte neler oluyor?” diye video hazırlayıp, büyük tv kanallarının hepsinde aynı anda yayın yapasım var. Filmlerde izlediğimiz bir anda yayının kesilip korsan görüntülerin kamuya dağıtıldığı sahneler vardır ya, işte herkesin uyanması için bunu yapasım var. Keşke böyle bir yeteneğim olsaydı diye düşünmekten alamıyorum kendimi.

Sonun hayrolsun ülkem…