Renkli Karalamalar

#direngezi

12 Haz 2013 Kategori: Karalamalar

X ile Y kuşağı arasında kalmış, 90’lı yılları apolitik olarak geçirmiş, 2000’lerden sonra sosyoloji de okumasının etkisiyle “ülkemde ve dünyada ne oluyor, neden oluyor”a merak sarmış, siyaset sahnesinde neler olduğunu da takip etmeye başlamış, AKP iktidarıyla birlikte “ne olacak bu memleketin hali” kaygısı artmış ve son 15 gündür yaşananlara “umutsuzluğum yersizmiş, hala içimizde bu gidişe dur diyebilecekler varmış” diye sevinsem mi yoksa iktidarın/devletin/hükümetin tüm yaşanılanlar karşısındaki küstah, kibirli, “Nuh deyip peygamber demeyen”, halkını yakıp yıkıp geçen tavrı nedeniyle üzülsem mi diye karmakarışık bir ruh hali içinde olan biri olarak karalıyorum bu satırları…

Tarihe muhtemelen “gezi parkı olayları” olarak geçecek olan ve “#direngezi” hashtag ile özdeşleşen, Taksim Gezi Parkı yok edilmesin diye başlayan direniş; bugün artık hakların, özgürlüklerin, demokrasinin korunması için verilen bir savaş haline geldi. Yaşanılanları zaman zaman dehşet dolu gözlerle, zaman zaman gözyaşlarıyla, bazen tebessümle, kimi zaman umutsuzlukla kimi zaman da değişime inanarak izliyorum/okuyorum.

Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumak isteyen bir grup, orada nöbet tutarken bir sabah biber gazıyla uyandırıldılar. Sabahın 5’inde biber gazıyla müdahaleyi gerektirecek ne yapmıştı bu insanlar? Her şey bir türlü anlam veremediğim bu hareketle başladı. Bu şekilde oradakileri korkutmak, kaçırtmak, yola devam etmek, her zamanki baskı ve korku politikasıyla sonuca ulaşmaktı heralde amaç. Ancak amaçları ters tepti, hatta ummadıkları beklemedikleri bir direnişe dönüştü. Onlar 3-5 ağaç, 3-5 çapulcu diye bahsetmekte inat etse de artık mevzu ağaçların çok ötesi, binlerin çok üzeri bir noktada.

Bugün Taksim başta olmak üzere İstanbul’un birçok noktasında, Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da, Eskişehir’de, İzmit’te, yurdun dört bir yanında, birçok farklı görüşten insanı bir araya getiren aynı “haksızlıklar silsilesi”nin karşısında olmaları. Onları daha güçlendiren ve pes ettirmeyen ise en başından beri uzlaşıdan uzak, agresif, yangına körükle giden, küstahlığından ve kibirinden vazgeçemeyen Recep Tayyip Erdoğan.

Sosyal medyadan güç alan, hatta sosyal medya sayesinde gerçekleşen Y kuşağının başı çektiği bu direniş; RTE bu şekilde davranmaya, konuşmaya ve egosuna yenik düşmeye devam ederse ne noktaya varacak tahmin edemiyorum artık. Ancak çok net bir şey var ki bundan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

İktidar tarafından sindirilmiş medya, tüm bu kaos yaşanırken hala tedbirli ve mesafeli. Birçok şey ekrana ya yansımıyor ya da eksik yansıyor. Hatta “iktidar medyası” yanlı(ş) yansıtıyor. Gerçekleri izleyebildiğimiz kanal sayısı bir elin parmaklarını bulmuyor bile. CNN International, “Türk halkı yaşananları bizden izliyor, çünkü ulusal kanallarına güvenmiyorlar” diye yayın yapıyor. Neler olduğu bilgisi ancak sosyal medyadan takip edilebiliyor. Bu durumda RTE, “Twitter denen baş belası” şeklinde cümleler kuruyor; AKP, sosyal medyaya düzenleme getirecek kanun çıkarmak için kolları sıvıyor. Hala baskı peşindeler…

Polis direnişçilere düşman gibi davranıyor. Sadece sırtında Türk bayrağıyla yürüdüğü için saçından tutulup sürüklenen mi istersin, eylem alanında bulunduğu için direkt yüzüne biber gazı sıkılanlar mı, tomalardan hiçbir şey gözetmeden sıkılan tazyikli suların etkisiyle dayak yemişten beter olanlar mı… Ne yazık ki olaylar nedeniyle hayatını kaybedenler var, yaralananların sayısı ise binlerce. Ülke adeta bir iç savaşta. RTE’ye sorarsanız bunlara hep dış güçler sebep oluyor, bir de meşhur “faiz lobisi”; bu direnişçilerin hepsi marjinal, hepsi çapulcu.

Hadi her şeyi bir yere kadar anladım diyelim, sokakta binleri kontrol altında tutamıyorsunuz, arada provakatörler var, iş çığırından çıkıyor diye müdahale etmek zorundasınız vs. diye ikna olduğumu varsayalım; biri bana adliye binasında Gezi Parkı direnişine destek vermek amacıyla açıklama yapan avukatların yaka paça adliyeden çıkarılarak göz altına alınmasını açıklayabilir mi? Adliye binasındaki avukatlar da mı büyük tehlike arz ediyorlardı?

Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir taraftan da adeta dalga geçiyorlar. Demokrasi sokakta olmaz, sandığa gelin deniliyor ki fark etmedikleri bir şey var, bu insanların büyük bir çoğunluğu zaten onlara oy vermedi. (Ki bu direnişte onlara oy verenler de var ama bunu da görmek istemiyorlar.)
Bu direnişe katılanların hepsi dış güçlerin, marjinal grupların etkisindeymiş; evet hepimiz düşünemeyen, sorgulamayan ve kendi istekleri olmayan insanlarız, birilerinin ardından sürüklenip gidiyoruz, aynı sizin yemekle, kömürle, parayla kandırdığınız seçmeniniz gibi.
Evde tutmakta zorlandıkları %50 varmış, başbakanı karşılamaya gelsin diye sms attığınız, araçlar kaldırdığınız, para verdiğiniz %50.
3-5 çapulcu için projelerinden vazgeçmeyeceklermiş; Topçu Kışlası, AVM, otel ya da her ne olacaksa orası her şeyden daha önemli çünkü.
Uzlaşma için Necati Şaşmaz’la, Hülya Avşar’la görüşeceklermiş; taraf olmamak için Gezi Parkı’na gitmeyen Şaşmaz ve evinin bahçesindeki ağaçlar yüzünden davalık olan Avşar’la, şaka herhalde.
Bu liste yaz yaz bitmez. RTE’nin yaptığı bölücülük (ki alanen bölücülük yapmaktadır) karşısındakileri dikkate almayan, yok sayan tavrı, aşağılayıcı konuşması, kibiri, küstahlığı bir nebze olsun azalmadıkça da muhtemelen daha da uzayacaktır.

Tüm bu süreçte en acı olan noktalardan biri ise ülkem insanının büyük bir kısmı olanlardan bihaber, hala gerçekleri göremiyor, bilemiyor; çünkü itinayla saklanıyor, çarpıtılıyor her şey. “Gerçekte neler oluyor?” diye video hazırlayıp, büyük tv kanallarının hepsinde aynı anda yayın yapasım var. Filmlerde izlediğimiz bir anda yayının kesilip korsan görüntülerin kamuya dağıtıldığı sahneler vardır ya, işte herkesin uyanması için bunu yapasım var. Keşke böyle bir yeteneğim olsaydı diye düşünmekten alamıyorum kendimi.

Sonun hayrolsun ülkem…

Bugünden Bana Kalanlar

14 Oca 2013 Kategori: Karalamalar

Bugün “Stres Yönetimi” eğitimi için Sait Halim Paşa Yalısı’ndaydım. Eğitimden bana kalanlara az sonra geleceğim ama önce yalıdan bana kalanları yazmam lazım.

Yalının kapısından girer girmez farklı bir hava sarıyor. Merdivenlerinden yukarı çıkarken kendinizi önemli biri gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Bir ortam bu kadar mı motive eder insanı.

Sait Halim Paşa Yalısı'ndan manzara Pencereden Boğaz manzarasını izlemek bir ömür yapılabilecek bir eylem. İnsan bunun gibi bir yalıda oturabilenlerin ne kadar şanslı olduğunu düşünmeden edemiyor. Eğitimde, en çok sahip olmak istediğin şeyin bile en fazla 9 ay mutlu edebildiğini, öğreniyorum; ama ben bu yalıya sahip olsam bir ömür mutlu olurum sanki.

Pencereden dışarı uzatıyorum başımı, bir nefes alıyorum deniz havasından, hiç içeri almak istemiyorum kendimi. Orada bütün gün otursam ve derin mavi bir huzur kaplasa içimi…

Eğitimden bana kalanların yanı sıra; bu eğitimi, bu muhteşem ortamda aldığım için daha bir mutlu oluyorum. Acar & Zuhal Baltaş çiftinden aldığım eğitime gelebilirsem en sonunda, şunları yazıyorum aklımın bir kenarına:

– Hiçbir yanlış kendi kendine düzelmez! (Kişilerin onurlarını zedelemeden yanlışları düzeltmek gerekir.)
– Kişileri zorlamadan yüksek performans elde edilemez. (Kişiler zorbalık etmeden zorlamalıdır.)

– Hayatta, istesek de yapaMAyacağımız birçok şey vardır. Bir işte başarılı olabilmemiz için, yetkinlik ve özelliklerimizin o işle örtüşmesi gerekir.

– Hırs: Dış şartlar zorlamasa da daha iyisini yapmak için kendiliğinden istek duymak.

– Enerjinizi nereye koyarsanız hayat orada gelişir.

– Özsaygı: Ben kendimi nasıl görüyorum? Özgüven: Başkaları beni nasıl görüyor?
– Özgüveni tavan, özsaygısı taban çocuklar yetiştiriyoruz!

– Bir çocuğa başarılı olmasının yanısıra şunlar öğretilmelidir;
1. İyilik yapmanın güzel olduğu ve haz verdiği
2. Değerli şeylere sahip olduğu ve elindekilerin kıymetini bilmesi
3. İnsanlara kendini iyi hissettirmesi (dinle, samimi ilgi göster, iyi özellikleri belirt vb.)
4. Arkadaşlık kurması (hoşgörü ve ortak geçmiş oluşturmak)

Ayrıca “başarısızlıklar da kutsanmalıdır.” Çünkü sadece başarıya endeksli çocuklar, başarısızlıkları üzerine konuşulup, ‘normalleştirilmediğinde’ kendilerini başarılı göstermek için yalan söyler ve hile yaparlar.

– Sorduğumuz sorular odağımızı belirler. Odağımız gerçeğimizi oluşturur. Odak, olumsuza değil olumluya yöneltilmelidir.
– Şu anda iyi olan ne?

– Duygularımıza yönelik mesajlar kararlarımızı etkiler.

– Stres: Bir olay karşısında bu olayı tehdit olarak algılamamız durumunda ortaya çıkan tepkiler. Bir sonuç değil, bir süreç.

– Stres ile başa çıkabilmek için, uyaranlar karşısında enerjiyi kontrol etmek ve bu enerjiyi boşa harcamamak gerekir. Enerji, çözülebilecek problemlere yöneltilmelidir.

– KÜF: Kuruntu Üretme Fabrikası
Böyle çalışan bir zihin stresle baş edemez, kendini tüketir.

– Daha farklı bir sonuç için, daha farklı ne yapabilirim?

– Stres = zorlanma + uyum
Zorlanma = tehdit/tehlike
Uyum = fırsat
Zorlanma sonucunda uyum sağlanabildiğinde stres, kişinin hayatında yol almasına yardımcı olabilir.

– Beethoven Faktörü:
. Zorluklara inançla göğüs germek
. Duyguları akışına bırakmak
. İnançlı ve sakin olmak
. Umudu ve neşeyi yitirmemek
. Akıllıca acı çekmek



allyays kimdir?

Yazmayı sever, gerçekten bir derdi varsa anlatmak istediği, bunu konuşarak değil de yazarak daha iyi yaptığını düşündüğü için eline kalemi almayı tercih eder. Evet, kalemi; çünkü hala bir tarafı teknoloji karşıtıdır. Klavyenin tuşlarını samimi bulmaz kara kalemi kadar. Ancak günümüz koşullarında teknolojiyle de barışık olmak lazım diyerek blog da yazar. İçindeki çocukla barışık bir hayat sürer, büyümeye karşı dirençlidir. Aşka inanır, sıradanlaşmaktan korkar, gülmeyi sever, mavi tutkunudur, denize bayılır, futboldan keyif alır, Beşiktaş'ı tutar, tipik bir balıktır, kararsızdır, özgürlükçüdür...