Yılmaz Özdil’den “Al sana açılım”

21 Ağu 2009 Kategori: Karalamalar

Yılmaz Özdil’in aşağıdaki yazısını çok çok doğru bulduğum için blog sayfamdan da paylaşmak istedim.

Al sana açılım

27 senedir gazetecilik yapıyorum… Ve, çalışma hayatımın en enteresan “sansür” olaylarından biri geldi başıma… “Açılım”ı destekleyen arkadaşların, iyi okumasını öneririm.

*

Tatilden döndüm…

“Kürtçe” başlıklı

bir yazı yazdım.

Bugün çıkacaktı.

*

Şöyle başlıyordu:

“Kimimiz Türk, kimimiz Kürt, kimimiz Laz, kimimiz Çerkez… Yahudimiz, Rumumuz, Ermenimiz, Rus gelinlerimiz, Alman damatlarımız; uzatmayayım, ’mozaik’ derler, değiliz aslında, ’ebru’yuz, koskoca bir aileyiz… Ve, ortak bir vatanımız, ortak bir resmi dilimiz var bizim; Türkçe… Bizi, biz yapan.”

*

Şöyle devam ediyordu:

“Dünyaya entegreyiz; İngilizce de öğreniriz, Japonca da… Elbette, anadilini de, mesela Kürtçeyi de öğrenmek en doğal hakkıdır yurttaşların… Ama, bu doğal hakkı, ’açılım’ adı altında, ’resmi dil’ haline dönüştürmeye çalışmak, bizi biz olmaktan çıkarmaz mı? ’Bizi bize yabancı’ hale getirmez mi? İki lisanlı toplum olursak eğer… Birlikte yaşamak isteyen, sorunlarını konuşa konuşa çözme iddiasında olan, ancak, birbirinin dilinden anlamayan bir toplumu, hangi tutkal bir arada tutabilir?”

*

Ve, şöyle bitiyordu:

“Silahla beceremeyen bölücülerin tuzağına düşmemeli Türkiye… Kanın durması için teröriste bile şefkat gösterilebilir; bakarsın, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır… Fakat, farklı dil, kardeşi kardeşe yabancı haline getirir, ki, terörden tehlikelidir.”

*

Yazı buydu.

Peki “sansür” nerede?

Şurada…

*

Yazıyı Kürtçe yazmak istedim!

*

Hayır…

Amacım, Türkiye’nin en etkin gazetesinde ilk Kürtçe makaleyi yazan kişi olmak değildi… Yukarıdaki satırları okuyacaktınız ve anlamayacaktınız.

Amacım işte buydu.

*

Araya “ikinci resmi lisan” girdiğinde… Farklı etnik gruplara mensup olan, ancak, Türkçe konuşarak, Türkçe yazarak, Türkçe okuyarak “anlaşan” bir toplumun, nasıl aniden birbirine yabancılaşacağını görecektik…

Kanıtı da, bu yazı olacaktı.

*

E hani sansür?

Buyrun…

*

Kürtçe bilmediğim için, Türkiye Çevirmenler Derneği’ne başvurdum, “Bu yazıyı Kürtçeye çevirmek istiyorum” dedim. “Hay hay” dediler, İstanbul’daki “yeminli tercüme bürosu”nun telefonlarını verdiler. Aradım… “Hay hay” dediler, Kürtçe tercüman bulmak için iki gün izin istediler ve çevirme ücretinin de 180 lira artı KDV olduğunu belirttiler… “Hay hay” dedim, fatura bilgilerimi gönderdim, yazımın Kürtçe tercümesini beklemeye başladım.

*

İki gün sonra… Türkiye Çevirmenler Derneği’nden aradılar… “Kürtçe tercüman bulduklarını, hatta 8 tane Kürtçe tercümana başvurduklarını, ancak 8 tercümanın da bu yazıyı Kürtçeye çevirmek istemediğini” söylediler…

*

Allah Allah!

Niye birader?

“Yazının içeriğini uygun bulmamışlar!”

*

(Bu arkadaşlar “yeminli” tercüman ama, yeminleri bi acayip… İçeriğini beğenirlerse, tercüme ediyorlar, beğenmiyorlarsa, etmiyorlar… Sanırsın, tercüman değil,

sansür kurulu!)

*

İşte böyle…

Terör, bizi bölemez.

Lisan, böler.

Cart diye.

*

Bizi bize yabancı eder.

Kanıtı da bu yazı.

Kaynak: Hürriyet – www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12319097.asp?yazarid=249&gid=61&hid=12320104

17 Ağustos 1999 – 03.02

17 Ağu 2009 Kategori: Karalamalar

Tersninja.com‘da Landlord’un “17 Ağustos Depremi’nden kişisel notlar…” başlıklı yazsını okuyunca tüylerim diken diken oldu ve 17 Ağustos’u bir kez daha yaşadım adeta…

17 Ağustos gecesi İstanbul’daydım, o dönemde öğrenci olduğum için orduevinde kalıyordum, gece saat 3′ü gösterdiğinde hala uyumamıştım, arkadaşımla laflıyorduk, binanın en üst katında, balkondaydık. Bir anda bir sarsıntı başladı ve afalladık, herkes dışarı çıkarken biz tersini yapıp içeri girdik, bir masanın altına attık kendimizi, bir şekilde bu kare bilinçaltımıza işlemişti demek ki, sallanıyor sallanıyorduk, ağzımı bıçak açmıyordu o saniyelerde, bir nevi şok haliydi heralde.

Sarsıntı durdu, ayağa kalktım, etrafa ve arkadaşıma baktım ve ağzımdan çıkan ilk cümle: “Ben bunun merkezinin İzmit olmasından korkuyorum.”

Neden böyle bir şey demiştim bilmiyorum, aslında o zamana kadar deprem nedir’i bu kadar iyi bilmiyordum. Ardından koridora çıktım ve oradaki kanepeye oturdum, kaç dakika orada oturup kaldığımı hatırlamıyorum. Ancak epey uzun olmalı ki binayı çoktan terk etmiş olan arkadaşlar merak edip, beni aramaya başlamışlar.

Orduevinin bahçesi ana-baba günü gibiydi, ben de anlamsız bir boşluk hali vardı. Bir radyo bulundu ve korktuğum başıma gelmişti, ilk haberler depremin Gölcük merkezli olduğu yönündeydi.

Tüm telefonlar kilitti elbette, zaten o zamanlar bir cep telefonum da yoktu, üç tane ankesörlü telefonun önünde onlarca kişi, cevapsız çağrılarla başbaşaydık. Telefonların önünde saatler geçirdim; ailem, arkadaşlarım, sevdiklerim, herkes ama herkes oradaydı.

Ara sıra evin telefonunu düşürebiliyordum; ama uzun uzun çalıyor, kimse cevap vermiyordu. Allahım ben niye orada değil de buradayım diye soruyordum, meraktan çıldırmak üzereydim. Hep derim, depremde İstanbul’da olmak İzmit’te olmaktan çok daha zor ve kötüydü.

Sabah 7-7 buçuk gibiydi galiba, eve değil ama eski çalıştığım iş yerine ulaştım, bizim eve çok yakındı. İzmit merkezde herşeyin yolunda olduğu söylediklerinde yüreğime su serpilmişti. Ama hala merakım geçmemişti tabii ki. Nasıl gidebileceğimi, neyle karşılaşacağımı bilmediğimden İzmit’e doğru yola çıkmayı da göze alamıyordum galiba. Ara ara telefon başına geçip bizimkilere ulaşmaya çalışmayı sürdürürken, diğer taraftan da televizyon izliyordum. Artık deprem bölgesinden görüntüler kanallara gelmeye başlamıştı ve izledikçe daha da kötü oluyordum aslında. Neyse ki öğleden sonra babama ulaşmayı başardım ve aileden herkesin iyi olduğunu öğrendim. Ancak kötü haberler alacağımı da biliyordum…

İzmit’e doğru giderken bir kasvet kaplamıştı içimi, şehre girmeden enkazlar başlamıştı zaten, şehir merkezinde otobüsten indiğimde boğucu, tarifi imkansız bir sıcak vardı. Sokaklar neredeyse boştu ve şehre hüzün çökmüştü. Bu mu benim İzmit’im, benim memleketim mi bu, diye düşünüyordum eve doğru yürürken. Ardından Gölcük ve Değirmendere’ye gittiğimde her şey daha sarsıcı oldu. Ne kadar çok bina yıkılmıştı öyle, herşeyi deniz nasıl da içine almıştı…

Birçok ölüm haberi aldım; akrabalardan, arkadaşlarımdan, öğretmenlerimden… Bir anda bu kadar çok kişiyi kaybetmek, bir şehri kaybetmek tarifsiz bir acıydı. Çok yakınım dediğim insanlardan kimseyi kaybetmediğim için şanslıydım ama yine de tüm bunlar çok acımasızdı…

allyays kimdir?

Yazmayı sever, gerçekten bir derdi varsa anlatmak istediği, bunu konuşarak değil de yazarak daha iyi yaptığını düşündüğü için eline kalemi almayı tercih eder. Evet, kalemi; çünkü hala bir tarafı teknoloji karşıtıdır. Klavyenin tuşlarını samimi bulmaz kara kalemi kadar. Ancak günümüz koşullarında teknolojiyle de barışık olmak lazım diyerek blog da yazar. İçindeki çocukla barışık bir hayat sürer, büyümeye karşı dirençlidir. Aşka inanır, sıradanlaşmaktan korkar, gülmeyi sever, mavi tutkunudur, denize bayılır, futboldan keyif alır, Beşiktaş'ı tutar, tipik bir balıktır, kararsızdır, özgürlükçüdür...


Keyifli Anlardan Keyifli Kareler

yine ben...