Tersninja.com‘da Landlord’un “17 Ağustos Depremi’nden kişisel notlar…” başlıklı yazsını okuyunca tüylerim diken diken oldu ve 17 Ağustos’u bir kez daha yaşadım adeta…

17 Ağustos gecesi İstanbul’daydım, o dönemde öğrenci olduğum için orduevinde kalıyordum, gece saat 3′ü gösterdiğinde hala uyumamıştım, arkadaşımla laflıyorduk, binanın en üst katında, balkondaydık. Bir anda bir sarsıntı başladı ve afalladık, herkes dışarı çıkarken biz tersini yapıp içeri girdik, bir masanın altına attık kendimizi, bir şekilde bu kare bilinçaltımıza işlemişti demek ki, sallanıyor sallanıyorduk, ağzımı bıçak açmıyordu o saniyelerde, bir nevi şok haliydi heralde.

Sarsıntı durdu, ayağa kalktım, etrafa ve arkadaşıma baktım ve ağzımdan çıkan ilk cümle: “Ben bunun merkezinin İzmit olmasından korkuyorum.”

Neden böyle bir şey demiştim bilmiyorum, aslında o zamana kadar deprem nedir’i bu kadar iyi bilmiyordum. Ardından koridora çıktım ve oradaki kanepeye oturdum, kaç dakika orada oturup kaldığımı hatırlamıyorum. Ancak epey uzun olmalı ki binayı çoktan terk etmiş olan arkadaşlar merak edip, beni aramaya başlamışlar.

Orduevinin bahçesi ana-baba günü gibiydi, ben de anlamsız bir boşluk hali vardı. Bir radyo bulundu ve korktuğum başıma gelmişti, ilk haberler depremin Gölcük merkezli olduğu yönündeydi.

Tüm telefonlar kilitti elbette, zaten o zamanlar bir cep telefonum da yoktu, üç tane ankesörlü telefonun önünde onlarca kişi, cevapsız çağrılarla başbaşaydık. Telefonların önünde saatler geçirdim; ailem, arkadaşlarım, sevdiklerim, herkes ama herkes oradaydı.

Ara sıra evin telefonunu düşürebiliyordum; ama uzun uzun çalıyor, kimse cevap vermiyordu. Allahım ben niye orada değil de buradayım diye soruyordum, meraktan çıldırmak üzereydim. Hep derim, depremde İstanbul’da olmak İzmit’te olmaktan çok daha zor ve kötüydü.

Sabah 7-7 buçuk gibiydi galiba, eve değil ama eski çalıştığım iş yerine ulaştım, bizim eve çok yakındı. İzmit merkezde herşeyin yolunda olduğu söylediklerinde yüreğime su serpilmişti. Ama hala merakım geçmemişti tabii ki. Nasıl gidebileceğimi, neyle karşılaşacağımı bilmediğimden İzmit’e doğru yola çıkmayı da göze alamıyordum galiba. Ara ara telefon başına geçip bizimkilere ulaşmaya çalışmayı sürdürürken, diğer taraftan da televizyon izliyordum. Artık deprem bölgesinden görüntüler kanallara gelmeye başlamıştı ve izledikçe daha da kötü oluyordum aslında. Neyse ki öğleden sonra babama ulaşmayı başardım ve aileden herkesin iyi olduğunu öğrendim. Ancak kötü haberler alacağımı da biliyordum…

İzmit’e doğru giderken bir kasvet kaplamıştı içimi, şehre girmeden enkazlar başlamıştı zaten, şehir merkezinde otobüsten indiğimde boğucu, tarifi imkansız bir sıcak vardı. Sokaklar neredeyse boştu ve şehre hüzün çökmüştü. Bu mu benim İzmit’im, benim memleketim mi bu, diye düşünüyordum eve doğru yürürken. Ardından Gölcük ve Değirmendere’ye gittiğimde her şey daha sarsıcı oldu. Ne kadar çok bina yıkılmıştı öyle, herşeyi deniz nasıl da içine almıştı…

Birçok ölüm haberi aldım; akrabalardan, arkadaşlarımdan, öğretmenlerimden… Bir anda bu kadar çok kişiyi kaybetmek, bir şehri kaybetmek tarifsiz bir acıydı. Çok yakınım dediğim insanlardan kimseyi kaybetmediğim için şanslıydım ama yine de tüm bunlar çok acımasızdı…