Türkiye önce deplasmanda, ardından kendi evinde İspanya ile oynamadan birkaç gün önce… En kısaltılmış haliyle, arkadaşlarla aramızda şöyle bir dialog geçti:
- Maça gitsek mi? Ali Sami Yen’de. Yarın satışa çıkıyormuş biletler.
- Hadi gidelim bari.

Türkiye’nin İspanya karşısında zorlanmasından daha zorlu dakikalar bilgisayar karşısında bilet almak için yaşandı. Yaklaşık iki buçuk saatlik çabanın ardından ancak yeni açıktan biletler alındı. İlk 15 dakikada numaralı tribün, bir ya da bir buçuk saatte de kapalı tribünün biletleri tükendi. Havanın güzel olup, yağmur yağmaması için dua edilerek açık tribün biletlerine razı olundu.
Sonraki monologlar:
- Cumartesi akşamı fark yemesek de buradaki maç için biraz umudumuz olsa bari.
- Ben zaten Torres’i falan izlemeye gidiyorum, yoksa bizim takımdan hiç ümidim yok.
- Gideceğiz ama fark yemeyiz değil mi?
- Bu kadar eziyet çektik, değse bari… (maç girişinde)
Etrafımda bu maça dair inancı olmayan bu kadar çok insan varken, ben biraz daha iyimser olmaya çalışıyor; özellikle Cumartesi gecesi oynanan maçtan da biraz olsun ümitlenerek neden olmasın diyordum. Ama…

Maç öncesine mutlaka değinmem lazım; uzun süredir bu kadar eziyet çekmemiştim. 1 Nisan akşamı, neden maçları statta değil de evde izlemeyi tercih ettiğimi hatırladım. İki erkek, iki kızdan oluşan oluşan bir ekip olarak akşam saatlerinde Ali Sami Yen’in yolunu tuttuk. Stada yaklaştıkça, kalabalık artıyordu doğal olarak; önce hangi kapıdan girmemiz gerektiğini keşfetmek için epey çabaladık. Doğru kapıyı bulmayı başardığımızdaysa “Aman Allahım buradan nasıl içeri gireceğiz” dedik; ancak pes edemezdik, mahşer yeri kalabalığında kendimize saf tuttuk. Kaplumbağadan bile yavaş ilerleyen,  ne başı ne sonu belli olmayan karmakarışık bir sırada, vücudumuzun yarısı kadar bir boşlukta, nefes alıp, ayakta kalmaya çalışarak, ezilmeden ilk kapıdan geçmeyi başardık. Aslında bu geçişin bizim açımızdan çok başarılı olduğu da söylenemez; çünkü o hengamede birimizin kapalı olan mont cebinden cep telefonu yürütüldü. Böyle ortamlarda kapalı mont cebine falan güvenmemek gerektiğini bir kez daha öğrenmiş olduk.

İlk kapıyı geçmiştik ama bunun bir de tribünlere girişi vardı; aynı işkence bu saçma sırada da yaşandı. Bu sırada; bu nasıl stat, bu nasıl bir organizasyonsuzluk, bu nasıl bir insanlıktan çıkma hali, niye kimsenin kimseye saygısı yok gibi on binlerce cümle havada uçuştu durdu. Ben de “Bayanların maçlara ilgisi neden az?” sorusunun cevabını “Bu şartlarda çok olsa şaşmak lazım” diye kendi kendime mırıldanıyordum.

Turnikeden geçip, kendimizi içeri girdiğimiz an, içimden bir zafer çığlığı atmak geldi. Sonunda kendimizi tribünlere attık ve kaleyi hafif çarprazdan gören, girişin hemen üstünde güzel bir yer bulduk. Maçın başlamasına da çok az kalmıştı; tam havaya girecektik ki bu sefer de hemen önümüzde (bedenleri önümüzde ama kafaları kim bilir hangi diyarda) birkaç uçmuş arkadaş bitti. Ancak şaşırtıcı olan hemen önümüzde olmalarıydı; çünkü aslında bizim önümüzde yer yoktu, en önde olan bizdik. Neyse ki ufak bir atışmadan sonra, büyük bir tatsızlık çıkmadan, hafif bir gerginlikle bu durum da atlatıldı ve arkadaşlar yan tarafa çekildi.

Ve sonunda takımlar sahaya geldiler! Bunca badireden sonra keyifli bir maç izlemek tek dileğimdi. Ama coşku neredeydi? Ne taraftarda ne de takımda “bu maçı alacağız” havası yoktu sanki. Nedense kimse bu maçı kazanabileceğimize inanmıyor, inanıyorsa da belli etmiyordu. Tribünde herkes sus pus izliyordu maçı, ara sıra küçük gruplar tezahürat yapıyorsa da genele bakınca; sanki takımı desteklemeye gelmemişler de geçiyorduk, uğradık, şöyle maça da bir bakalım dedik havasındaydılar . Özetle maça gelenler, taraftar ruhunu evde unutmuştu.

Maçın ilk yarısı, bizim olduğumuz tribünler tarafında yani Türkiye’nin yarı sahasında oynandı. Karşı kaleye bir gittik, pir gittik, gol oldu sevindik. Tek sevincimiz de o dakikada kaldı. 1-0 öne geçmiş olmanın güveniyle, ikinci yarıda daha iyi bir oyun bekliyorduk. Hadi bu yarı da, bizim taraftaki yarı sahada oynansın diyorduk; ama  olmadı. Nihat en sevdiği topları gol yapamadı, İbrahim saç baş yoldurdu, Tuncay kendini gösteremedi derken İspanya 2-1 kazandı. Bize de umutları Eylül’e kadar yeşertmeyi başarmak düştü…

Orjinal sayfanın linki: Berezilya.com
Berezilya.com / 7 Nisan 2009